Türkiye Kültür Araştırmaları
amaçlar üyelerimiz e-grubumuz iletişim bültenler etkinliklerimiz english
   
Kültür Araştırmaları Dünyasından
haberler
bildiri çağrıları
yayınlar
yorumlar
toplantılar
yeni örgütler
burslar
eğitim programları
web kaynakları
foto galeri
bağlantılar
makaleler
Yeni bültenlerden haberdar olmak için e-posta adresinizi giriniz.
Site Haritasi
Tarabya Buluşması: İlahiyat ve Diyanet
Necdet Subaşı
Muğla Üniversitesi

Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından 15-18 Mayıs 2002 tarihlerinde İstanbul'da "Güncel Dini Meseleler İstişare Toplantısı" adıyla geniş katılımlı bir toplantı gerçekleştirildi. Toplantıda ele alınan konular, ortaya çıkan sonuçlar, kamuoyuna yansıma biçimleri dikkat çekiciydi. Diyanet'in kurumsal düzeyde dini sorunlara sahip çıkma girişimi olarak değerlendirilebilecek bu toplantının, farklı yorumlamalara imkan veren zengin çerçevesine bu nedenle dikkat kesilmek gerekir.

Türk Modernleşme projesinin "din"le kurumsal düzeyde kurduğu ilişki öteden beri belli bir mesafeyi koruyarak seyretmektedir. Başlangıçta Cumhuriyet yönetiminin kamusal alandaki dinsel nitelikli tartışmalara pek katılmadığı, hatta bunlar karşısında Diyanet'in konumunu tahkim etme gibi bir kaygıya da pek sahip olmadığı açıktır. Rejimin geleceğine ilişkin kaygıların artması, siyasallaşma riski taşıyan konuların üstüne gidilmesi konusunda Devlet aygıtını Diyanet'le daha organik bir bütünlüğe zorlamıştır. Bu bağlamda, 70?li yıllarla birlikte yoğunlaşmaya başlayan kısa vadeli dinsel tartışmalar, sistem eleştirisini dinsel argümanları yardıma çağırarak gerçekleştirme arzusundaki artış ve dini toplumun hissedilir varlık talepleri, Diyanet'in anayasal düzeydeki sorumluluklarının giderek daha açık bir şekilde vurgulanmasına neden olmuştur.

Yönetim erki açısından net bir güvenlik arayışının, uluslararası sistemden, yeni dünya düzeni arayışlarından bağımsız bir şekilde seyredebileceğini düşünmek neredeyse imkansızdır. Bu beklentiler içinde gündelik hayatın modernleşme sürecinin ürettiği sorunlardan yola çıkılarak yeniden tanzimine ilişkin toplumsal beklenti ve arayışlar, her düzeyden söylem ve kabullerin yeniden canlanarak varlık bulmasına zemin hazırlamıştır. Daha başından beri, Türk modernleşmesinin, dinle ilişkisi söz konusu olduğunda ortaya koyamadığı sıcaklık, muhalif dini söylemlerin kaygı verici bir cereyana dönüşmesine imkan vermiştir. Yanı sıra dinsel hayatın sosyal resimleri devlet tarafından uzunca bir süre soğukkanlı bir şekilde ele alınamamıştır. Bu kayıtsızlık bir yandan sıradan ve aykırı dinsel örgütlenme ve taleplerin önünü açarken, bir yandan da dini otoritenin el değiştiren varlığı, devletin din konusundaki meşruiyetçi statüsünü tartışmaya açmıştır. Bunu besleyen gelişmelere paralel olarak, sık hatırlanan 28 Şubat sürecinde de, dini hayatın değişik boyutları, açık bir blokaj ve sıkıştırma altında kendi duruşlarıyla ve varlık dilleriyle sıkı bir hesaplaşmaya yönlendirilmiştir. Bu gidişattan Diyanet?in de kendi payına düşen sorumlulukları alması beklenmekteydi.

Çok kere sivil inisiyatifin dünyasında filizlenen tartışmaların verimlilik ve etkileme gücü, anlaşılır geleneksel tutumlardan kaynaklanan gerekçelerle, sürekli olarak kendi doğal mecrasını terk etmek zorunda bırakılmıştır. Bu nedenle din konulu arayışların da sonunda Devlet merkezli bir arayışın içinde yerini alması Türkiye için pek şaşırtıcı olmamalıdır. Dinin devletle organik ortaklığının tarihselliği, modern Cumhuriyet'in kazanımları içinde de pek ciddi bir değişikliğe uğramamıştır. Verili dinin devletle anlaşılır ortaklığı, devlet-toplum bütünlüğünün kıymetine dikkat etme konusunda çok kere belirleyici olmuştur.

Esasen, Diyanet'in toplumun dinsel sorunlarına sahip çıkmasının bir göstergesi olarak da anlaşılabilecek bu toplantısı, Din İşleri Yüksek Kurulu üyeleriyle İlahiyat Fakültelerine mensup akademisyenleri ortak bir kriz katalogu üzerinde düşünmeye zorlaması açısından, son derece önemli bir gelişmedir. Hatta bunun bir yönüyle de, toplumsal yapı içinde ortada gezinen pek çok soru ve kaygıyı dağıtmaya yönelik, stratejik bir adım olduğu düşünülebilir. Anlaşıldığı kadarıyla Diyanet, bir ön araştırmayla, toplumsalın dinsel taleplerini, aktüel dini sorunlarını toparlamaya çalışmış, bu konularda ortalıkta gezinen, uzun vadede birlik ve beraberliği parçalama hissi uyandırabileceği açık kimi fikir ve doktrin akışlarını kontrol altına almayı hedeflemiştir. İstişare toplantısının temel amacı, dağılan dinsel havayı ve bundan doğan parçalanmayı kapsamlı bir şekilde gözlem altına almak ve kendi rolünü resmi dikkate alan bir duyarlılıkla, bu zemini analiz etmektir. Medya aracılığıyla yoğun bir şekilde dillenen farklı dinsel kabuller, dini cemaatler arasında varlığını koruyan rekabet ortamı, giderek daha derin kopuşların kapısını aralayan iletişim zayıflığı, milli birlik ve bütünlüğün olmazsa olmaz temel parçasını oluşturan dinin konumunu belirsizliklere sürüklemiştir. Batılılaşma süreci ve kendine özgü modernleşme deneyiminin ortaya çıkardığı yeni bölünmeler, yöneticilerin çok kere dinsel erki zayıflatan siyaset tercihleri, kamusal hayatta kendine ayrıcalıklı bir yer edinme şansına her zaman sahip olabilen retorik tartışmaları, dinin toplumsal belirleyicilik özelliğinin giderek zayıflatılması gibi hususlar hemen ilk elden problemler arasında yer almaktadır. Ulemanın, rol ve statü farklılaşmalarının yarattığı belirsizlik içinde kaybolan imajı, bilginin kontrol ve üretim katmanlarının çoğalması, söz ve zihin patlamasının ürettiği kargaşaya dahil olan siyasi talepler, giderek dini hayatın sınırlarını da verimsiz bir düzeye dönüştürmüştür. Dinin öngörülen konumunda ortaya çıkan değişim, sosyal sistemin korunması açısından bakıldığında her şeyden önce onu biçimlendirme arzusunda olan devletin derin kaygılarını da kamçılamaktadır. Türk Müslümanlığı, Türk dini, Resmi İslam, heterodoksiyle buluşma gibi değişik varyantlarıyla gündeme gelen bu arayışların biçimlendirdiği karmaşık desenler, Diyanetin daha temelli ve ısrarlı politik inhisarıyla kontrol altına alınmak istenmiştir. Belki de Diyanet, söz konusu sorunların kökenlerini ortaya çıkarma ve gerekli önlemleri alma konusunda, enerjisini ilk kez devreye sokmaya çalışmıştır.

"Güncel Dini Meseleler Toplantısı" bir istişare düzeyinde tutulmuş, böylelikle de, paylaşıma ve görüş alış verişine imkan sağlamıştır. Toplantı öncesinde katılımcılara duyurulan çalışma planının da yansıttığı gibi, organizasyonun öncüleri bu buluşma aracılığıyla toplumun dini sorunlarını masaya yatırma arzusunu teyit etmişlerdir. Bu bağlamda "dini metinlerin doğru anlaşılıp yorumlanmasında gelenekçi ve modernist yaklaşımlar ve toplumsal yansımaları", "çağdaş dünyada kadın problemleri ile ilgili dini tartışmalar", "hac ibadeti ile ilgili tartışmalar", "ibadetler ile ilgili güncel tartışmalar" başlıkları altında dört ayrı oturum gerçekleştirilmiştir. Spesifik konuların yarattığı tartışmalar bir yana bırakılırsa, temel konunun, dini metinlerin doğru anlaşılıp yorumlanmasında düğümlendiği açıktır. Çünkü bu durum nihayetinde bir metodoloji sorunudur ve Diyanet, Kur?an ve Sünnet?in doğru anlaşılmasına ilişkin olarak taşıdığı temel kaygısını, bu toplantıların merkezine yerleştirmiştir. Böylece problematiğin kökeninde anlama ve yorumlamaya ilişkin metodik sorunların varlığına zimnen dikkat çekilmiştir. Gerçekte Diyanet?in altını çizdiği ve üzerinde tartışılmasını istediği konular, profesyonel bir emeğin tasarrufudur. Projeyi çerçevelendiren irade, hem metodolojik hem de pratik gerilimlerin farkındadır ve bu sorunları açığa çıkaracak, anlayacak ve tartışacak bir müzakere ortamı için elinden geleni yapmıştır.

Ne var ki, ortaya atılan bu sorunların mevcut akademik zihniyetle ele alınmasını düşünmek, bunların halihazırdaki muktesebat içinde tartışılmasını beklemek, çok fazla iyimser olmayı gerektirir. Katılımcılar kendilerini ortaya koymuş, akademik alanlarına olan ilgilerini müslüman toplumun ortak problematiği ekseninde yeniden üretmek zorunda kalmışlardır. Din İşleri Yüksek Kurulu?ndan ve İlahiyat Fakültelerinden katılan üyelerin, toplantıların en sıcak anlarında bile, birbirlerini doğru anlama konusunda derin sıkıntıları olduğu açıktı. Bilme, bilgilenme, dert edinme, tartışma ve ortak bir karara varma gibi hususlarda hemen her kertede karşımıza çıkan geleneksel tekdüzeliliğin ve gelişigüzelliğin bizim fiili durumumuzda da bir yansıma bulduğunu belirtmek gerekir. Derinlemesine ele alınması gereken pek çok konuda pragmatizmden beslenen zihinsel yaklaşımların nasıl da kolayca hazirûnu etkisi altına alabildiğini gözlemlemek hiç de zor değildi. Mevcut problemleri, örneğin fıkhi tartışmaları "bilimsel yöntem"le ele alma çabasının kendi içinde taşıdığı paradoksal durumlar, çok kere rahatlıkla göz ardı edilebilmiş; din, bilim, felsefe, modernlik, laiklik gibi konuların aleladeliğe teslim edilme şansı hep yüksek olabilmiştir. Bu nedenle, mevcut birikimin ilahiyatçıların birbirini anlama ve kavrama konusunda olduğu kadar, genel tartışmalara dahil olma konusunda da açık bir zayıflık taşıdığını, hatta birbirinden kopuk bir şekilde seyrettiğini ifade etmek gerekir. Aslında Diyanet'in bu girişimi pek çok açıdan olumlu sayılabilecek bir girişimdir. En azından, Türkiye'nin dini birikimi, dini bilgi kodları, paradigmatik tartışmalara vukûfiyyet, sosyal nitelikli dinsel taleplerin okunması, Diyanet'in reel-politik konumu gibi konularda, esaslı bir analize imkan vermiştir.

Çağdaş İslami yaklaşımlara hazır bir öfkeyle yaklaşan akademik zihniyet kadar, geleneksel birikimi sürekli aşağılamayı meslek edinmiş akademik zihniyet de, bu ülkenin dini bilançosunun bir gerçeğidir. Garip olan, bu yaklaşımların ikisini birden akademik sayan bir buluşmanın, nasıl olup da bugüne kadar hiç sorgulanmadan, üstelik onca teolojik birikimin kıyısında, kendine bir iktidar alanı bulabildiğidir. Açıkçası, İlahiyat birikimimizin dünya ölçeğinde gözden geçirilmesi için bu toplantı iyi bir başlangıç sayılabilir. Sağlıklı her analiz denemesi, çoğunlukla böylesi bir kuşatmanın kontrolü altında tezini yutkunmaya mahkum olmuştur. Gerçi sıkı bir konuşma pratiği gerçekleşmiştir ama, bunun politik manevra kabiliyetlerini alt üst eden entelektüel bir uğraşa dönüştüğünü düşünmek her zaman mümkün değildir. Örneğin modernliğin yarattığı fiili durum içinde kendisine bir yük olarak bakılan kimi dinsel argümanları, farklı mülahazalarla reddetme noktasına gelmek söz konusudur. Öte yandan, "din"in retorik kaybı da had safhadadır. Bugünün dindarlığını resmetme çabası, neredeyse fiyaskoyla sonuçlanmıştır. Modern dünyada dinsel argümanların kendini yenileme ve hayat bulma çabasının Türkiye'deki izdüşümü hala hayal kırıcıdır. Gerçi Diyanet bu durumun bir yandan keşfini öncelerken bir yandan da bütün bu sorunların giderilmesi için bir çerçeveye ihtiyacı olduğunu sürekli vurgulamıştır ama, çok iyi biliniyor ki, genel olarak Türkiye örneğinde, başından beri bugüne yön veren değerlerin analizi gecikmiş, dinin dünyaya bakışı neredeyse göz ardı edilmiştir. Şimdi mevcut bir tıkanıklığın giderilmesine ilişkin arayışlar kendini göstermektedir. Aslında bu faaliyete sinen ruh halini göz ardı etmemek gerekir. Dine yaşadığımız hayat içinde uygun bir yer bulma konusunda açıkça netameli sayılabilecek yaklaşımları aşmak ve sağlıklı çözümlemelere bir meşruiyet kazandırmak söz konusudur.

Aslında İlahiyat Fakültelerinin geleceğine ilişkin kaygılar da bu bağlamda, sağlıklı bir tartışma zemininde ele alınmıyor. Bir başka açıdan ilahiyatların mevcut koşullardaki potansiyeli yadsınırken, başka bir açıdan da ilahiyatlılar kendilerini ortaya koymaya, durumlarını sıkı bir analize tâbi tutmaya bir türlü yanaşmıyorlar. Oysa içinde yaşanılan koşullar, ilahiyat fakültelerini ve ilahiyat bilimini esaslı bir analize tâbi tutmayı zorunlu hâle getirmiştir.

Türk ilahiyatçıları ne yapıyor? Nasıl çalışıyorlar? Nelere ilgi duyuyorlar? Çalışmalarına yön veren özel bir metodolojileri var mıdır? Bilgileri, referans kaynakları, literatüre vukûfiyetleri, gündelik tartışmalardaki hareket kabiliyetleri ne düzeydedir? Dünya bilgisini içselleştirme çabaları, kendi organik bütünlüklerini ne düzeyde etkilemektedir? Varsa, bir zayıflamanın gerekçeleri neler olabilir? Türk toplumunun geleneksel inanç yapılarıyla nasıl bir bağa sahiptirler? Yenilikçi, açıkça fark edilen vurgularıyla ortaya çıkan yeni söylem arayışlarına tepkileri nasıl işlemektedir? Bilim ahlakı ve gerçeğe teslimiyet söz konusu olduğunda, mevcut akademik verilerin yansıttığı görüntüleri nasıldır? Tipik bir ilahiyatçının, kendini üreten maliyetiyle toplumsal kıymeti arasında nasıl bir ilişki kurulabilir? İlahiyatçıların birbirleriyle olan ilişkilerinin sınırları nerelerde tıkanmaktadır? Bugün, ilahiyat biliminin verileriyle gündelik dindarlık tipolojilerinin yaşama alanları arasında nasıl bir ilişki kurulabilir? İlahiyatçılarımız ?sahiden? ilahiyatçı mıdırlar?

İçe kapanıklık ve dış dünyayla ilişkilerini neredeyse akademik referans düzeyine hapseden bir geleneğin varlığı, ilahiyat alanında ciddi bir akademik sorgulamanın bugüne kadar gerçekleştirilmemiş olmasını açıklamaya yetmektedir. O hâlde, hem meslek olarak ilahiyatçılığın hem de kurumsal düzeyde bunu besleyen ilahiyat fakültelerinin mevcut yapısının açık bir eleştiriye ve karşılaştırmalı bir değerlendirmeye ihtiyacı var.

Bu bağlamda, içinde yaşanılan koşullar bahane edilerek, dinsel bir perspektifi sonuna kadar geçerli kılacak bir analizin gerekliliği sürekli olarak ihmal edilmektedir. Kapalı mahfillerde dile getirilen içtenlikli eleştiriler, her zaman kendisinden daha düşük kalitedeki verilerle kıyaslanmanın rahatlatıcılığı içinde, ilahiyat formasyonunun verimliliğini her geçen gün daha da zayıflatmaktadır. Öte yandan, günübirlik ilgilere kendini kilitlemiş bir akademik veri ağı içinde, ilahiyatçılık da, giderek verimliliğini tüketen bir görünüme sahiptir.

"İlahiyatçılar dökülüyor" şeklinde kolayca dile getirilebilen yargılar insafsızca olabilir; ancak, bu iddialara imkan veren gerekçelere de kulak vermek gerekir. Teoloji ve gündelik siyasetin üstünde kalmayı başaran, kendini bağımsız bir duruştan her zaman uzakta tutan Türk ilahiyatçılığı, aslında daha çok İslambilim olarak değerlendirilebilir. İslami söylemleri akademik düzeyde inşa etmeyle veya temellendirmeyle sınırlandıran bu üretim, son tahlilde gerçeğin ve hakikatin merkezinde kendini bulmakta; kendini onaylama makamı olarak kabul ettirmektedir. Hatta gerçeğe bihakkın sahip olduğuna ilişkin temel bir vurgu, yeni ve kapsamlı söylemlere karşı esaslı bir tedirginliğin kapılarını açmaktadır. Kuşkuya mahal vermeyen inatçı bir gerçeklik iddiasından beslenen bu söylemin akademiklik beklentisi, bir çalışma alanı olarak kendini var etse de, İslambilimsel bir etkinlik, bir karşılaşma ve hesaplaşma talebi olmaksızın kendini aslâ canlı tutamaz. Ne yazık ki, Türk ilahiyatçılığının baskın profili, söz konusu sorunları ihmal ederek kendine bir yer bulmak zorunda kalmıştır.

"Dinin, şimdiki dünyanın gerçekliği karşısında yutkunmayan bir dili nasıl üretilebilir?" sorusuyla pek fazla içli dışlı olmayan bu birikimin, son tahlilde, devletle toplum arasında stratejisini sık sık değiştirmeye zorlanan bir kanaat önderi konumunda kalması söz konusudur. Aslında, bir bilimsel periyodun takipçisi olarak ilahiyatçıların, toplumsalın derin dünyasındaki güvenilirlik boyutlarını da ele almak gerekir. Nihayet "âlim"in geleneksel statüsü değişmiş, ilahiyatçıların, bu bağlamda "bilim adamı"yla "aydın" arasında bir role intibakları kolaylıkla sağlanmıştır. Bağımsız, teolojik bir arayıştan ziyade, İslam'ın belli bir yorumunun tarihsel açıdan doğrulanmasına kendini adamış olan ilahiyatçının portresi, bilim adamlığı ya da aydın oluşu açısından paradoksal bir sunuma sahiptir. Bir yanda bilim felsefesinin kendine özgü retoriği içinde şekillenen vurgusu, bir yanda da aydının peşinen hiç bir bağımlılığa prim vermeyen, yalnız duruşu. Artık ilahiyatçının kendini tanımlarken bile hangi menzilde karar kılacağı bir belirsizlikten öteye gitmemektedir.

Bu sorunlarla ciddi bir yüzleşme çabasının yokluğu, gerçekte beklenmedik bir zayıflığın da habercisi olmaktadır. Sonuçta, modern olanın verimlerine teslimiyet gündeme gelmekte; gelenekselin dönüştürülerek şimdiki zamanın entelektüel sermayesine teslim edilmesi de, artık birer ağırlık olarak görülen, uyum zorlukları taşıyan dogmatik verilerin, yeri geldikçe atılmasını zorunlu kılmaktadır. Böylece, "ağırlıklardan kurtulma"yı dinsel bir zorunluluk ve sorumluluk olarak kodlayan zihniyet, her türden siyasi, entelektüel ve akademik icbar karşısında tükenmişliğin sendromuyla yüz yüze gelmektedir. Ağırlıklar atıldıkça dünyanın akışına katılmak mümkün olabilmekte; bir başka dünyanın inşasına ise ihtiyaç kalmamaktadır.

İlerde "Tarabya Buluşması" olarak da anılabilecek olan bu toplantıda ortaya çıkan asıl görünüm, istişareyi gerçekleştirenlerin, modern gündelik hayatın işleyişine ilişkin doneleri sürekli ihmal etmeleridir. Gerçek hayatın dinsel bir gözlemine ihtiyaç kaybolmuş değildir. Bunu genelleştirmek yersizdir ancak gelenek ve modernlik konusunda bile aşırı hassas bir vurgunun kapanış bildirgesine yansıması şaşırtıcıdır. Oysa geleneğin de modernliğin de kendi imkan dünyasından söz edilebilir ve anlamaya dayalı gücümüz hangi epistemolojik dünyaya ait olduğumuzla yakından ilişkilidir. Epistemolojiye ve paradigma dönüşümünün gerçek yansımalarına kapalı bir ilahiyatçılık formasyonunun, istişareyle, şimdilik, neleri halledebileceğini kestirebilmek herhalde güç olmalıdır. Öte yandan, din dünyasının yeni aktörlerinde sosyal bilimlerin kurucu jargonuna teslim olmuş bir retoriğe sık sık tanık olunmaktadır. Kendi doğalarına ilişkin bir söylemsel analizi din dünyasının gerçekliğine transfer etme girişimi her zaman olumlu çözümlemelere fırsat vermeyebilir. Nitekim, dini kurumsal ve sosyal bilimsel bir alan olarak algılayan bir yaklaşım, bilim felsefesinden de kendini uzak tutunca, ortaya çıkan resimler üzerinde pekala oynanabilmekte, hatta istenilen sonuçları elde etmeye yönelik düzenlemeler her zaman yapılabilmektedir.

Diyanet İşleri Başkanlığı'nın, sorunları önceden gözlemleme, kestirme ve önlem alma yerine onları kamuoyuna mal olduğu biçimiyle karşılayarak ele alma çabası, geleneksel fetva mekanizmasının işleyişini hatırlatmaktadır. Böylece, gündelik hayatın türlü manipülasyonları içinde dinsellikten sıyrılma imkanı bulabilen pek çok konu, tekrar eski haline, kontrol edilebilir boyutlara çekilmektedir. Hayatın seküler bir tasavvurla düzenlenişinin yarattığı parçalanma içinde dinin sınırlarında ortaya çıkan geri çekilmeler, ister istemez dinsel yaklaşımların da yeni bir sunumunu zorunlu kılmıştır. İlahi olanla beşeri olan arasındaki ayırıma aşırı bir vurgu yapılmasının arkasındaki temel saik, belki de bu ayrışmaların zorunlu bir sonucudur. Ayrıca dinsel birikimin yeni sorular karşısında tatminkar bir cevaplama stili üretemeyişinden duyulan tereddütler de dini dünyanın zihinsel haritasının altüst olmasını hızlandırmaktadır.

Bu ve benzeri sorunlu koşullar altında acaba Diyanet mevcut birikimini nasıl kanalize edebilir ve ilahiyat dünyasından elde edebileceği katkıyı ciddi bir verime nasıl dönüştürebilirdi? Belki de asıl sorun bu katkının niteliği üzerinde düğümlenmektedir. Diyanet, bu toplantı aracılığıyla toplumdaki dini sorunların üstesinden gelebileceğine ilişkin bir yargıyı güçlendirme imkanı bulmuş; ilahiyatçılar, Diyanet?in fiilen yaşadığı gerilimi birinci elden öğrenme imkanı bulabilmişlerdir. Türkiye?'nin dini birikiminin desteğine sahip olduğu izlenimi veren Diyanet, kamu oyu önünde gerçekleşen tartışmaların yaratabileceği parçalı havayı, yeni bir yetkiyle donanmış olarak, dağıtmak istemiştir. Öte yandan İlahiyatçılar da, öteden beri karşı durduklarını varsaydıkları farklı söylem ve analizlerden haberdar olma imkanı bulabilmişlerdir. Ayrıca, toplantıyı sahiplenerek bu girişimin tamamen kendi vurgularının üzerine inşa edildiğini sürekli olarak deklare edenler, ya da toplantıyı bir tahrip şurası olarak yansıtanlar, müzakereyi deruhte eden derin muhayyileyi doğru okuyamamanın ürünü olarak değerlendirilebilir.

Sonuç olarak, esaslı bir müzakerenin belki toplumun gerçek dünyasını keşfetme üzerine inşa edilebileceği, böylece, bu müzakere sayesinde anlaşılmış olmalıdır. Ancak, toplumsalın kıymeti üzerine kurulacak bir söylemin, yeni ve anlaşılması emek isteyen problemleri nasıl göğüsleyeceği konusunun, sadece Diyanet İşleri Başkanlığı?nın uhdesine bırakılamayacak kadar önem arz ettiğini artık İlahiyatçılar da itiraf etmek durumundadırlar. Bu toplantıların devamlılığı, yeterli bir anlayışın ortaya çıkışını güçlendirebilecek imkanları her zaman yaratabilecek tahayyüle sahip olacaktır.

Copyright © 2003
Güncelleme tarihi: 20.07.2007
parkyeri