“KÜLTÜR VE MODERNİTE” SEMPOZYUMU BİLDİRİ ÖZETLERİ

25 Ekim 2001 Perşembe

1. Oturum: Modernite ve Kültür (Oturum Başkanı: Bahattin Akşit, Orta Doğu Teknik Üniversitesi)

“Modernite ve Kültür Araştırmaları: Ölçütler ve Yaklaşımlar”

Himmet Umunç “Modernite ve Kültür Araştırmaları: Ölçütler ve Yaklaşımlar” başlıklı bildirisinde modernite ve kültür araştırmalarına ilişkin ölçütlerin ve yaklaşımların tartışmalı olduğunu vurgular. Bu tartışmaların temelinde, öncelikle tarihsel ve felsefi bir kavram olan “modernite”nin tanımının ve ölçütlerinin belirsizliği vardır. Buna ek olarak, yöntem, yaklaşım ve amaç bakımından daha da tartışmalı olan “kültür araştırmaları” alanındaki kapsam ve araştırmaların boyutları da belirsizdir. Hegel’den Heidegger’e, Foucault’dan Habermas’a pek çok düşünür ve kuramcı, felsefi bağlam, tarihsel süreç ve kültürel değişim içinde modernite kavramını irdelemişler ve bu kuramsal irdelemelerin günümüz kültür araştırmaları üzerinde etkili olmasını sağlamışlardır. Ancak ortaya konan ölçütler ve kültür araştırmalarına yaklaşımlar, geniş bir spektrum oluşturmaktadırlar. Bunun sonucu olarak, modernite ve kültür araştırmalarına ilişkin sorgulamalar yoğunluk kazanmaktadır. Bu bildirinin amacı, bu sorgulamaların eleştirel bir değerlendirmesini yapmak ve modernite ile kültür araştırmaları arasındaki etkileşimin dayandığı ölçütleri ve yaklaşımları irdelemektir. Bildiride ayrıca, bu tür ölçüt ve yaklaşımların, Türk kültür araştırmalarının boyutlandırılmasındaki önemi vurgulanmaktadır.

"Kültür, Modernite ve Mekan"

Zeynep Onur ve Sercan Yıldırım "Kültür, Modernite ve Mekan" başlıklı bildirilerinde, "modernite" nin değişen kültürel kodlarının mekandaki izleri üzerinde yoğunlaşmakta ve Batı ile Türkiye örneklerini içerik ve nedensellik açılarından tartışarak eleştirel bir bakış açısı getirmektedirler. Onur ve Yıldırım'a göre, modernite yeninin ve yakın zamanın eşanlamlısı olan, ya da düne ait olmadığı için başka yöntemlerle ele alınması gereken bir kavramdır. Sanat alanında ise modernite sanatın özerkleţmesidir. Böylece sanat, sosyo-ekonomik yapının bir bileşeni olmaktan çıkarak, kendi özgül yapısını kurar, kendi özgül tarihsel süreçlerini var eder ve kendisine ait bir epistemolojik bölgeye dönüţür. Onur ve Yıldırım'a göre, Türkiye'de "kültür" ve "modernite" kavramlarını birebir yansıdıkları mekanlarda okumak mümkün olamamıştır. Özellikle mekan tasarımı alanında Türkiye örneğine bakılacak olursa, bu alanın kendi özgül yapısını kuramamış olduğu ve örnek olarak oluşturan estetik çözümlemelerin, biçim üzerinden dondurularak kalıcı hale getirilmeye çalışıldığı gözlemlenmektedir. Bir diğer deyişle, modernitenin barındırdığı devingen ve çoğul yapının içinde gerçekte değişmeyenin, kalıcı olanın ne olabileceğini sorgulamak yerine, donmuţ biçimler ile modernist kültürün var edilebileceği düşüncesi, kavramların içinin boşaltılmasına, köken arayışlarının ise parçalanmasına ve kendi içine kapanmasına neden olmuştur.

"Türk Modernizminin Serüveni: Kültür, Modernite ve Sanat"

Zeynep Yasa Yaman "Türk Modernizminin Serüveni: Kültür, Modernite ve Sanat" başlıklı bildirisinde Türkiye Cumhuriyeti kültür politikalarının devlet tarafından programlı olarak ele alınmasının 1930'lu yılların başına rastladığının vurgular. Bu politikaya göre kültürün azınlık egemenliğinden çıkarılıp çoğunluğun yararına sunulması gerekmekteydi. Bu bağlamda Cumhuriyet Halk Partisinin (CHP) kültür organı olarak çalışmakta olan Halkevleri kurulmuţtu. CHP'nin halkevleri aracılığıyla yapmak istediği, izlediği kültür politikası uyarınca memleket içinde bilim, teknik ve güzel sanatları yaygınlaştırmak, ülkenin siyaset ve ekonomisine ilişkin en yeni ve doğru bilgileri ortaya koymaktı. Halkevleri, Osmanlı İmparatorluğu'nun İstanbul ile sınırlı Tanzimat Batıcılığı'na karşı, Cumhuriyet'in Anadolu'ya yayılan çağdaşlaşmacılığını öneren bir yaklaşımın yürütme organı olarak çalışıyordu. Yaman bildirisinde, Cumhuriyet düţüncesinde var olan Anadolu halkı, yönetim, yöneticiler, bilimsel ve teknolojik araştırma, alt-yapı oluşturma, sanayi, tarım, köylücülük, gençlik, eğitim ve öğretim, kadın ve aile gibi konuların görsel sanatlara nasıl yansıdığı, bu yansımanın Osmanlı dönemindeki imge dünyası ile ne tür ayrımlar taşıdığı ve sanatçıların kültürel oluţum içinde ne tür bir görev aldıklarını "kültür, modernite ve sanat" bağlamında örneklerle ve resim, fotoğraf gibi görsel malzemeler yardımıyla ele alacaktır.

2. Oturum: Modernite ve Türkiye Kültürleri (Oturum Başkanı: Emine Onaran İncirlioğlu, Bilkent Üniversitesi)

Kentin Çeperindeki “Modernlik”: “Modern Baţkent” Ankara’daki Bir Gecekondu Mahallesinin Düţündürdükleri

Tahire Erman “Kentin Çeperindeki ‘Modernlik’: ‘Modern Başkent Ankara’daki Bir Gecekondu Mahallesinin Düşündürdükleri” başlıklı bildirisinde, yeni cumhuriyetin modern başkenti olarak düşünülmüş Ankara’nın “modern olmayan” çeperine ve buraya yerleşmiş olan köyden göç etmiş gruplara bakıldığında, aynı köyden gelenlerin ya da aynı mezhepten/etnik kökenden olanların mekansal olarak kümeleşmiş olduklarını vurgulamaktadır. Erman’a göre, Alevilerin ağırlıklı olarak yaşamakta oldukları ve Alevi mahalleleri olarak bilinmekte olan bazı semtler ya da mahallelerde ilginç durumlar ortaya çıkabilmektedir. Erman, bildirisinde, bu durumun günümüzde ne anlama geldiğini incelemektedir. Mekansal kümeleşmenin sonucu cemaat-odaklı yaşantı mı olmaktadır? Bu durum gecekondu kesimini “modern kentli” kesim dışında tutan bir alt-kültür olarak “gecekondu kültürü”nü mü yaratmaktadır? Gecekondu çevrelerinde farklı Alevi ve Sünni kültürlerinden bahsedilebilir mi? Alevilerin çoğunlukta oldukları bir mahallede “tipik tutucu gecekondu kültürü” değişikliğe mi uğramaktadır? Bu mekansal kümeleşmenin siyasi sonuçları ne olmaktadır? Alevilik bir siyasal kimlik olarak mı ortaya çıkmaktadır? Alevilik günlük yaşamı düzenleyen bir kültür öğesi olarak düşünülebilir mi? Böyle bir durumu yaratan toplumsal ve siyasal dinamikler nelerdir, ve ne gibi sonuçları içinde barındırmaktadır? Bildiri bu soruları Ankara’daki Alevilerin %70’ini oluşturduğu bir gecekondu mahallesinde gerçekleştirilen saha araştırması çerçevesinde tartışmaktadır.

 

Alevi Modernleşmesi

Necdet Subaşı “Alevi Modernleşmesi” başlıklı bildirisinde Anadolu Aleviliği’nin arkaik yapısının modernleşme süreciyle birlikte karşılaştığı yeni soru(n)lar karşısındaki konumunu tartışmakta ve beş temel soruya yanıt aramaktadır: 1) Aleviliğin geleneksel yönü bugün ne ölçüde korunmaktadır? 2) Aleviliğin modernleşmesiyle Alevilerin modernleşmesi arasındaki belirsizlik sosyolojik perspektiflerin çoğulluğu içinde nasıl aşılabilir? 3) Alevilik, modernleşme sürecinin parçası olmakla kendi bütünlüğünü nasıl geliştirebilir? 4)Alevilerin önümüzdeki dönemler içinde ortaya koyacağı pratikler Aleviliğin dönüşümünü ne oranda etkileyecektir? 5) Alevi modernleşmesi ile diğer geleneksel kültürlerin kaderi arasında ne oranda bir ilgi kurulabilir? Subaşı, bu sorular etrafında açılacak tartışmalar ekseninde modernliğin geleneksel bir kültür yapısı örneğindeki etkilerini keşfetmeye ve mümkün olduğunca anlaşılır kılmaya çalışacaktır. Subaşı’ya göre, sözel kültürlerin ritüel ve etikle içselleşmiş evreni, modernlik karşısında ciddi içe çekilme ve gerilimlerden kendini kurtaramamıştır. Aslında Alevilik örneğinde somutlaşan farklılaşmalara diğer bütün kapalı toplumsal yapılarda da tanık olmak mümkündür. Aleviliğin Anadolu’ya has senkretik ve heterodoks niteliği onu modern Türkiye’nin dönüştürücü politikaları karşısında edilgen kılmıştır. Bu nedenledir ki zaman zaman yönetici seçkinlerin ciddi politik atılımlarına aktif bir katılım öngören Aleviliğin yeni imajı, aslında geleneksel yapısıyla kısmen karşı karşıya gelmekten kurtulamamıştır.

 

“Türkiye Modernleşmesi, Vatandaşlık ve Kürt Sorunu”

Mesut Yeğen “Türkiye Modernleşmesi, Vatandaşlık ve Kürt Sorunu” başlıklı bildirisinde Kürt sorununu Türkiye’nin modernleşme serüvenine ilişkin bir sorun olarak değerlendirir. Yeğen, Kürt sorununa Türkiye Cumhuriyeti’nin siyasi birliğine bağlanmanın, diğer bir deyişle, vatandaşlığın tarihsel kuruluş öyküsü üzerinden bakmaktadır. Bildiride, Türkiye modernleşmesinin etnik içeriğinin Cumhuriyet’in vatandaşlık yorumuna yansıma(ma) biçimleri incelenmektedir. Yeğen, vatandaşlığı, yani, Türkiye Cumhuriyeti siyasi birliğine bağlılıktan kaynaklanan haklar setine sahip olma durumunu, anayasalar, yasalar, siyasi parti programları gibi temel metinler üzerinden tarihsel olarak izlemektedir. Bu bağlamda bildiri, Türkiye’nin siyasi tarihinde vatandaşlığın imlediği özne konumunun kurucu unsurlarını ve bu konumdaki dönüşümleri de tartışacaktır.

 

Kırım Tatar Kimliği ve Aidiyet Duygusu

Şahinde Canbaz-Yavuz’un “Kırım Tatar Kimliği ve Aidiyet Duygusu” başlıklı sunuşu Kırım’dan tahminen 1870’li yıllarda ayrılarak Eskişehir’e yerleşmiş ve halen orada yaşamakta olan küçük bir Tatar köyü ile ilgilidir. Köy halkı hâlâ Tatar lehçesi ile konuşmakta, bazı dönüşümlere uğramış olsa da genel olarak Kırım geleneklerini sürdürmektedir. Canbaz-Yavuz yazılı kayıt olmaması ve her geçen gün köy nüfusunun azalması nedeniyle sözlü tarih yöntemini kullanarak Tatar lehçesinde görüşmeler yapacak ve bu görüşmeleri günümüz Türkçesine çevirecektir. Araştırma beş konuyu aydınlatmayı amaçlamaktadır: 1) göçer kültürünün gündelik hayata ve kültüre olan etkileri; 2) modern hayata uyumlanmada yaşanan sorunlar ve uyumlanma süresi; 3) Tatar kimliğinin oluşturulması, bu kimliğin “farkına varılması,” ve milliyetçilik bazında filizlenen “aidiyet olgusu”; 4) Tatar cemaat kültürünün Türkiyeli kimliği karşısındaki konumu, 5) kentle kurulan ilişki.

 

 

3. Oturum: Modernite ve Türk Cumhuriyetleri Kültürleri

(Oturum Başkanı: Himmet Umunç, Hacettepe Universitesi)

Modernleşme ve Uluslaşma Sürecinde Orta Asya Türk Cumhuriyetleri”

Pınar Akçalı “Modernleşme ve Uluslaşma Sürecinde Orta Asya Türk Cumhuriyetleri” başlıklı bildirisinde, uluslaşmanın modernleşmenin en önemli koşullarından biri olduğu üzerinde durur. Buna göre, bugünkü Orta Asya’ya bakıldığında uluslaşma süreci Sovyetler Birliği döneminde 1920’lerde başlatılan “ulusal sınır belirleme” politikalarının sonucu olarak başlamıştır. Bu politikalar yapay bir biçimde de olsa “görünüşte ulusal ama içerikte sosyalist” beş ayrı birlik cumhuriyeti olusturmayı amaçlıyordu. Zaman içerisinde tüm Sovyet “ulus”larının önce birbirlerine yaklaşacakları (sblizhenie), ve sonra da tamamen birbirleri ile kaynaţarak (sliianie) “yeni Sovyet insanı”nı oluşturacakları umuluyordu. Akçalı’ya göre, Sovyet dönemi öncesinde Orta Asya’da ulusal kimliğin varlığından söz edilemez. Bu dönemde “ulus-altı” veya “ulus-üstü” bağlılıklar Orta Asya kimliğinin en temel yapı taşlarını oluşturmaktaydı. Her iki kimlik de Sovyet döneminde etkilerini bir ölçüde azaltarak da olsa var olmaya devam etmişlerdir. Sovyetler Birliği’nin dağılması ile birlikte beş “Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti” beş bağımsız ülke olarak ortaya çıktılar. Yetmiş yıl kadar önce çizilmiş olan “yapay” sınırlar bugünkü koşullarda gerçeklik kazandılar. Akçalı, Orta Asya’da uluslaşma ve modernleşme süreci oldukça karmaşık sonuçlanmış olduğunu vurgular. Bie diğer deyişle bölgede ulus-altı ve ulus-üstü kimlikler hala önem taşıyor olsalar bile, Sovyet politikalarının da kimlik oluşmasına büyük ölçüde katkısı olmuştur.

 

“Kazak Siyasal Düşüncesinin Modernleşmesi ve Kazak Gazetesi (1913-1918)”

İbrahim Kalkan “Kazak Siyasal Düşüncesinin Modernleşmesi ve Kazak Gazetesi (1913-1918)” başlıklı bildirisinde Kazak siyasal düşüncesinin modernleşmesi sürecinde Kazak gazetesinin (Orenburg, 1913-1918) oynadığı rolü inceler. Kalkan’a göre, Kazak gazetesi, Kazak siyasal düşüncesine değiştirici, yapıcı ve yön verici katkılarda bulunmuş ve Kazak siyasal düşüncesindeki geleneksel esas ve uygulamaların modernleşmesinde belirleyici olmuştur. Kalkan’a göre, Kazak gazetesi eğitim, kültür ve basının gelişmesine katkıda bulunmasının yanısıra, dönemin Kazak siyasal fikir hayatını da etkilemiştir. Bu etki doğal olarak gazetede yayınlanan yazılar arcılığıyla oluşmuştur. Kazak gazetesi çevresinde toplanan Kazak aydınları siyasal bir hareket başlatmışlardır. Kazak gazetesindeki siyasal nitelikli yazılar beş grupta toplanabilir: toprak meselesi ile ilgili olanlar, 1916 isyanları ile ilgili olanlar, idari-siyasi sistemle ilgili olanlar, Kazak Kurultayları ile ilgili olanlar, ve ilk Kazak özerkliği olan Alaş ile ilgili olanlar. Kazak gazetesi bugün bile etkili olan bir aydın grubu tarafından Batı tipi bir modernleşme projesinin milliyetçi bir tavırla uygulamaya konmasına yol açmıştır.

 

“Modernite ve Din: Azerbaycan’da Dini Modernizm ve Türkiye’deki Modernist Akımlarla İlişkisi”

A.Vahap Taştan “Modernite ve Din: Azerbaycan’da Dini Modernizm ve Türkiye’deki Modernist Akımlarla İlişkisi” başlıklı bildirisinde modernliğin, 17. yüzyılda Avrupa’da başlayan ve daha sonra neredeyse bütün dünyayı etkisi altına alan toplumsal yaşam ve örgütlenme biçimleri olduğuna işaret eder. Bu, dönüştürücü ve karmaşık bir süreçtir. Özellikle Türkiye ve İslam dünyası söz konusu olduğunda, modernleşme bir yandan “Batılılaşma” anlamına gelirken; diğer taraftan son zamanlarda Batı-dışı (alternatif) modernleşme kuramları çerçevesinde ele alınır. Bu çerçevede, modernleşme ile İslam arasındaki bütünleşmenin genelde İslam dünyası ile Batı arasındaki bütünleşmeye katkıda bulunacağı varsayılır. Bu yaklaşımlarda din ve modernleşme arasında kaba bir karşıtlıktan öte bir etkileşim ve değişim söz konusudur. Buradan hareketle, İslam dünyasında akıl ve bilim ışığında ana kaynakların yeniden ele alınması suretiyle toplumsal değişme sürecinin sosyal problemleri çözme ve söz konusu sürece yön veren iç ve dış dinamikleri dini kriterlerle destekleme eğilimi şeklinde ortaya çıkan modernist İslam anlayışlarından söz edilebilir. Her ne kadar bu reformist akımlar, Geleneksel İslamcılar, Reformist İslamcılar, Selefi Reformcular ve Batıcı Reformistler gibi, ya da Protestanlık modelini savunan Batıcı-Ulusalcı-Laikler ve “Öze Dönüşü” savunan İslamcılar gibi, farklı eğilimleri temsil eden gruplara ayrılsa da, ana tema, Batı’nın bilim ve teknoloji alanında kaydetmiş olduğu gelişme karşısında İslam dünyasının “geri kalmışlık” sorunları üzerine odaklanmıştır. Bu bildiride, Azerbaycan’daki dini modernizm anlayışı, İslam dünyasındaki Modernist akımlardan etkilenme (Pan-İslamizm), belli ölçülerde Türkiye’deki fikri oluşumları etkileme (Pan-Türkizm) ve Batı-dışı modernleşme tecrübesi açısından önemli bir örnek olay olarak ele alınıp tartışılacaktır.

 

 

 

 

 

 

26 Ekim 2001 Cuma

4. Oturum: Modernitede “Öteki” Olmak: Batı’da Türk Kültürü

(Oturum Başkanı: Belma Akşit, Başkent Üniversitesi)

“Kültür Farklılıklarına Yaklaşımlar”

Safile Akbal-Usul “Kültür Farklılıklarına Yaklaşımlar” başlıklı bildirisinde halklar ve etnik gruplar arasındaki kültürel farklılıkların bir kaç yüz yıldır bir çok bilimsel disiplinin üzerinde çalıştığı bir alan (ve özellikle Avrupa’da) bilimsel bir pazar olduğunu vurgular. Akbal-Usul bu konuda ortaya koyulan iki temel yaklaşımdan, Avrupa-merkezci (Eurocentric) ve tek taraflı (linear) yaklaşımdan söz eder. Akbal-Usul’a göre, kültür çok boyutlu, karmaşık ve sürekli değişken olan ve ülke, ulus, sosyo-ekonomik statü, bölge, meslek, cinsiyet, yaş, eğitim, aile hikayesi, bireysel yapı vs. gibi değişik etmenlerden etkilenen bir olgudur. Akbal-Usul’a göre sağlık ve halk sağlığı konuları da yukarıdaki yaklaşımlardan etkilenen bir alandır. Etnik Tıp diye adlandırılan alanda yapılan araştırmalar bilimin bu konudaki yaklaşımının karşılaştırmalı, ayrıştırıcı, modern bir yaklaşımla yapılması gerektiğini gözler önüne serer. Akbal-Usul’a göre, bu konunun özellikle Avrupa Birliği’ne katılma sürecinde bulunan Türkiye için de büyük önemi vardır.

 

“Maviş Gözlü Kız16 ve Şarkışlalı Genç-KBH’nin Buluşmaları: Danimarka’daki Türk Sohbet Odaları”

Mutlu Binark “Maviş Gözlü Kız16 ve Şarkışlalı Genç-KBH’nin Buluşmaları: Danimarka’daki Türk Sohbet Odaları” başlıklı bildirisinde Avrupa’da yaşayan Türk göçmenlerinin kimliklerini ev sahibi ülkelerdeki sosyo-ekonomik yapı ve kültür ile devamlı müzakere ederek tanımlamakta oldukları üzerinde durur. Bildiri, bu göçmenlerin çeşitli medya araçlarını nasıl kullandıkları ve bu kullanımın, onların kimlik ve aidiyetleri üzerinde oynamakta olduğu rolleri Danimarka örneği üzerinden giderek incelemektedir. Bu bağlamda bildiride İnternet ortamında Danimarka’da hizmet sağlayan etnik sohbet odalarının üzerinde özellikle durulmaktadır.

 

 

 

 

 

Bağdat Yollarında Hürü'nün Kimlik Serüveni ya da Türk Kültüründe Diasporik Açılımlar”

Rezzan Kocaöner Silkü “Bağdat Yollarında Hürü'nün Kimlik Serüveni ya da Türk Kültüründe Diasporik Açılımlar” başlıklı bildirisinde, aldığı eğitim dolayısıyla kendi özgün dil ve kültür birikiminin yanısıra Batı kültürü ve dilinin olanaklarını da birlikte kullanabilen bir kadın yazar olan Güneli Gün’ün, İngilizce olarak yazdığı On the Road to Bagdad (1991)—Bağdat Yollarında adlı romanının baş kahramanı Hürü'nün benliğinde şekillenen kimlik arayışını, Türk kültürünün Tanzimat’tan itibaren sorgulanmaya başlanan Batılılaşma ve modernleşme olguları bağlamında irdelemektedir. Silkü’ye göre Gün, Türk, İslam ve Osmanlı unsurlarını ustalıkla yeniden kurgulayarak oluşturduğu çok-kültürlü bu mozayik ile, Batı’nın oryantalist bakış açısına yeni bir alternatif olacak şekilde ve I. Selim dönemine ışık tutarak tarihsel romanın sınırlarını fantezi ve picaresque’in sürükleyici atmosferine taşımaktadır. Gün, bu romanında Ziya Gökalp’in Türk kimliğini tanımlamada başvurduğu Doğu-Batı sentezini haklı çıkarırcasına ürün veren hemcinsi Halide Edip Adıvar’ın yerel olanı evrensel bir dille ifade etme çabasını, çift dilli (bilingual) ve çift kültürlü (bi-cultural) bir diaspora gerçekliğinde sürdürmektedir. Bu bağlamda, Talat Halman’ın da, romanın Türkçe çevirisinin önsözünde altını çizdiği gibi, Bağdat Yollarında “Amerikan deyişleriyle dolu renkli bir dille yazılmış, baskın Türk özellikleri taşıyan” bir romandır. Silkü’ye göre Gün, günümüz romancıları arasında Türkçe yazan diğer çağdaşlarından farklı olarak, kendi kültürüne daha nesnel bakabilme şansına sahip bulunmaktadır. Ancak bu nesnellik, yalnızca aydın kimliğinin gerektirdiği bir tarafsızlık anlayışıyla sınırlı kalmayıp, diaspora olgusunun beraberinde getirdiği bir avantaj olarak da ortaya çıkmaktadır.

 

 

5. Oturum: Kamu Alanında Modernite (Oturum Başkanı: Leziz Onaran, NÜSED Başkanı)

“Sivil Toplum Kuruluşları ve Devlet: 17 Ağustos 1999 Marmara Depreminden Sonraki Bir Yılda STK-Devlet İlişkileri Konusundaki Yazılı Medya Kültürünün Analizi”

Bahattin Akşit, Ayşe Serdar ve Bahar Tabakoğlu “Sivil Toplum Kuruluşları ve Devlet: 17 Ağustos 1999 Marmara Depreminden Sonraki Bir Yılda STK-Devlet İlişkileri Konusundaki Yazılı Medya Kültürünün Analizi” başlıklı bildirilerinde Marmara depremi sonrasında sivil toplum kuruluşları ile devlet ilişkilerini irdelemektedirler. Bu irdeleme sonucu Akşit, Serdar ve Tabakoğlu örneklem olarak seçilen gazetelerde 17 Ağustos 1999-17 Ağustos 2000 tarihleri arasında sivil toplum-devlet ilişkileri konusunda çıkmış yazı ve haberleri inceleyerek medyatik-kültürel bir profil ortaya çıkarmaktadırlar. Bu profil hem sivil toplum-devlet ilişkilerinde yeni gelişmelerin habercisi, hem de gerçek dünyada” oluşan ilişkilerin ve hareketlerin bir yansıması olacaktır. Akşit, Serdar ve Tabakoğlu’na göre, “yeni toplumsal hareketler” adıyla literatürde yer alan toplumsal hareketlerin en temel özellikleri, geleneksel sınıf tabanlı hareketlerden farklılaşarak “tüm sınıfları kesen” ve “sınıflar üzerinde yer alan” bir kimlik kazanmış olmaları ve kentsel, ekolojik, etnik, bölgesel, otorite karşıtı, kurum karşıtı, ırkçılık karşıtı, feminist, seksüel azınlığa ait mücadeleler gibi birçok farklı antagonizma alanını kapsamalarıdır. Bu bağlamda bu toplumsal hareketler sivil toplum ve sivil toplum kuruluşlarından bağımsız düşünülemezler. Akşit, Serdar ve Tabakoğlu bu konu ile ilgili olarak Batı’da ve Türkiye’de ortaya konmuş olan dört değişik teorik yaklaşıma değinmekle birlikte, beşinci bir kavramsal çerçeveye gereksinim olduğunu vurgularlar. Bu beşinci çerçeve, Akşit ve arkadaşlarının Türkiye Bilimler Akademisi tarafından 1998 yılında yayınlanan Türkiye’de Bunalım ve Demokratik Çıkış Yolları kitabında yer alan kavramsal çerçevenin geliştirilmiş bir versiyonudur.

 

“Modernite ve Polis-Halk İlişkileri: Ankara’da Yapılan Bir Niteliksel Araştırmanın Sonuçları”

Belma T. Akşit “Modernite ve Polis-Halk İlişkileri: Ankara’da Yapılan Bir Niteliksel Araştırmanın Sonuçları” başlıklı bildirilerinde, modernitenin tanımının yapılması ve belirleyicilerinin tartışılmasından sonra, polis-halk ilişkileri konusunda dünyada ve Türkiye’de yapılmış olan yayınları ve araştırma sonuçlarını ortaya koymaktadırlar. Daha sonra, Ankara’da Kasım–Aralık 2000 tarihlerinde yapılmış olan ve polis-halk ilişkilerini irdeleyen bir niteliksel araştırmanın sonuçlarını sunan Belma T. Akşit ve Demirtaş, bu araştırma sonuçlarına göre, polis-halk ilişkilerinin “modern” olup olmadığı, bu ilişkilerin “modern” olabilmesi için eksiklerin ya da fazlalıkların neler olduğu ve bu konuda neler yapılabileceğini tartışmaktadırlar. Belma T. Akşit ve Demirtaş’ın Ankara çalışmasında veriler, grup içi homojenitesi sağlanmak koşulu ile birbirinden farklı bakış açılarını ortaya koyabilmek üzere çeşitlenen yirmi dört halk ve on beş polis grubu ile yapılan odak grup görüşmeleri ile toplanmıştır. Halkla yapılan görüşmelerde, polis sözcüğünün anlamı, polisin yaptığı iş ve eğitimi tartışılmış ve polisle ilişkiler, polisin halka karşı tutumu, istendiğinde ulaşılabilirliği ve tanıtımı hakkındaki görüşler ortaya konulmaya çalışılmıştır. Ayrıca, “ideal polis” kavramı ve polisin hizmetini iyi şekilde sunabilmesi için “halk olarak bize düşenler” üzerinde durulmuştur. Polisle yapılan görüşmelerde ise, benzer konularda “öteki”nin bakış açısını ortaya çıkarmaya yönelik olarak tartışmalar yapılmıştır.

 

“Türk basınında Avrupa Birliği Haberleri ve Türk Kimliği”

Mine Gencel Bek “Türk basınında Avrupa Birliği Haberleri ve Türk Kimliği” başlıklı bildirisinde, Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne adaylığının kabulü sırasında Türk basınında çıkan haberlerin çözümlemesini yapmaktadır. Aralık 1999’da gerçekleşen Avrupa Birliği Helsinki Zirvesi’ne ilişkin basında yer alan haberler, sadece ulus-ötesini, bölgeseli, “onlar”ı (Avrupa Birliği/Birlik ülkeleri/Avrupa kültürü) değil, kültürel farklılıklarıyla ulusu, “biz”i de tanımlamaktadır. Bildiri, Türkiye’deki “biz” anlayışı, “Türklük,” ulusal kültürün kurucu ideolojisi Kemalizmin laiklik ilkesinin bir yorumu olarak İslam, hakim milliyetçilik anlayışının uzantısı olarak Kürt kültürü, hakim erkek-egemen kültürün uzantısı olarak eşcinsellerin dışlanması ve çeşitliliğe olanak tanımaması öğelerini bu haberler ışığında tartışmaktadır.

 

 

6. Oturum: Modenite ve Toplumsal Cinsiyet

(Oturum Başkanı: Mine Tan, Ankara Üniversitesi)

Modernleşme Sürecinde Müslüman Kadınların Sahneye Çıkışı”

Fahriye Dinçer “Modernleşme Sürecinde Müslüman Kadınların Sahneye Çıkışı” başlıklı bildirisinde Tanzimat döneminden başlayarak Cumhuriyet’in ilk yıllarına dek uzanan bir dönem içinde yer alan modernleşme adımlarını Müslüman kadınların tiyatro sahnesine çıkışı çerçevesinde ele almaktadır. Bu dönemde bir yanda “modern milli tiyatro”nun kurulmasına, diğer yanda ise “modern Türk kadını” kimliğinin oluşturulmasına ilişkin değişimler söz konusudur. Tiyatro ve sahne, modernleşme çabaları içinde kilit bir yerde duran kadın sorunsalını iyice kritik bir konu haline getirmektedir. Müslüman kadınların kamusal alanda, daha da önemlisi beden dilinin de işlevli kılınmasını gerektiren tiyatro sahnesinde oyuncu olarak yer alması, bir yandan Müslüman bir ülkede atılması neredeyse olanaksız bir adım olarak algılanırken, diğer yandan modernleşmenin en kesin göstergesi ve simgesi olarak işlev görecektir. Bildiri, Müslüman kadınların sahneye çıkma deneyiminin hangi toplumsal, siyasal ve kültürel etkenlere bağlı olarak gerçekleştiğini, bu süreç içinde “sapma” olarak nitelendirilen hareketlerin neler olduğunu ve Müslüman kadının sahneye çıkışıyla birlikte, bu gelişmenin toplumun gözünde nasıl meşrulaştırılmaya çalışıldığını incelemektedir. Bu meşrulaştırma çabaları, aynı zamanda oluşturulmaya çalışılan “modern Türk kadını” kimliği hakkında da önemli ipuçları sunmaktadır.

 

“Cumhuriyet Türkiyesi’ndeki Modern Kadın Anlayışının 1970’lerde Sosyalist Kadın Hareketine Yansımaları Nelerdir?”

Birsen Talay’ın “Cumhuriyet Türkiyesi’ndeki Modern Kadın Anlayışının 1970’lerde Sosyalist Kadın Hareketine Yansımaları Nelerdir?” başlıklı bildirisi modernizmin yaratığı “kadınlık,” “erkeklik” ve “cinsellik” kavramlarının elli yıl sonra, sosyalist kadınlar tarafından nasıl anlaşıldığı ve yaşama geçiriliş biçimi ile ilgilidir. Özellikle Cumhuriyet Türkiye’sinde geliştirilen, “modern kadın” anlayışının elli yıl sonraki etki ve sonuçları açısından yapılan bir değerlendirme çerçevesinde, “iyi eş” ve “iyi anne” kavramları irdelenmektedir. Bildiri, farklı bir ekonomik ve siyasi sistemi geliştirmeye çalışan Türkiye’deki sosyalist kadın hareketinin Türk modernleşmesinin neresinde durmakta olduğu sorusuna yanıt aramaktadır. Talay’ın çalışmasındaki ana zemin, Cumhuriyet’in “modern aile” anlayışı içinde kadına biçilen rol ile 1970’lerdeki sosyalist kadınların özel yaşamında ya da içinde bulundukları siyasi yapı içinde üstlendikleri rolün karşılaştırmalı olarak ele alınmasıdır. Talay’a göre bu arada gözden kaçırılmaması gereken bir soru da, bir yandan içselleştirilen “modern kadın” rolü ile hedeflenen “sosyalist kadın” anlayışı arasında bir çelişki yaşanıp yaşanmadığıdır. Bunu belirlemenin yolunu 1970’lerin sosyalist kadınları ile yapılan görüşmeler açmaktadır. Görüşmelerin İstanbul merkezli olması “modern kadın” kavramının irdelenmesine katkıda bulunmaktadır. Çalışma, görüşmelere ek olarak o dönemin yayınlarından da söz etmekedir.

"Yirminci Yüzyıl Türkiye'sinde Erkek Rolleri"

İnci User, "Yirminci Yüzyıl Türkiye'sinde Erkek Rolleri" başlıklı bildirisinde toplumsal cinsiyet rolleri kavramının bilimsel açıdan ele alınışını sorgular. User'e göre bu konuda yapılan araştırmaların en büyük bölümü kadınlık durumuna ilişkin olanlardır. Erkek yada kadın araştırmacıların "erkeklik rolü, erkek kimliği ve erkek sorunları" gibi konuları adeta yok saymaları; bunlara ilişkin çalışma gruplarının oluşması yolunda kapsamlı ve ses getirici giriţimlerde bulunmamaları ilginçtir. Toplumsal cinsiyet rolleri ve bunlara ilişkin sorunların sadece kadın kimliği üzerinden tartışılması, erkek kimliğinin kadınla gerilimli olan boyutlarına indirgenmesi ve eksik algılanması tehlikesini içermektedir. Erkeklik, içinde yaşanan çağ, yaş grubu, meslek, sınıfsal konum, kültürel referanslar ve kiţilik özellikleri gibi değişkenlerden bağımsız, sabit ve mutlak bir varoluş biçimi değildir. User, erkek olmanın sorunsuz olmak demek olmadığını vurgular. Kimse erkek olmanın sorunlarını irdelemeye yanaşmazsa, erkekliğin sorunsuzluk, kadınlığın sorun olduğu izleniminin yerleşmesi ve toplumsal cinsiyet rollerine bakışımızın çarpılması kaçınılmaz olur. User'e göre erkek sorunlarının içtenlikle ortaya dökülemediği bir ortamda kadın sorunu en iyi olasılıkla kısmen kavranabilir. User bildirisinde, Türkiye'nin modernleţme projesi ve yaşamakta olduğu hızlı değişim süreci içinde erkek rollerinin geçirdiği farklılaşma ve ortaya çıkan bazı "erkek tipleri"ni tartışacaktır.

 

7. Oturum: Modernitenin Kültüre Yansımaları

(Oturum Başkanı: Mustafa Pultar, Bilkent Üniversitesi)

“Mekana Sığmayan Ankara’da Mekan Nasıl Yaşanmakta?”

Banu Helvacıoğlu “Mekana Sığmayan Ankara’da Mekan Nasıl Yaşanmakta?” başlıklı bildirisinin ilk kısmında mekan kavramını nasıl kullandığını kısaca özetlemektedir. Bu konudaki kavramsal yaklaşımların Türkiye’de karşılıkları yoktur. Helvacıoğlu bu kavramsal kullanımı ikiyiz (zaman ve mekanın içiçeliği), üçüz (zaman, mekan ve varlığın içiçeliği) ve yokuz (felsefi düzeyde varlık içindeki yokluk) şeklinde tanımlamaktadır. Bildirinin ikinci kısmında, bu üç yaklaşımla bakıldığında Ankara’daki mekan anlayışının zaman, mekan ve varlık boyutlarındaki kendine has özellikleri açıklanmaktadır. Helvacıoglu daha sonra Batı felsefesinde yeri olmayan yokluk anlayışının Ankara’da günlük yaşam mekanının bazı durumlarda saf metafizik olarak yaşanmakta olduğunu belirtmektedir.

 

“(1980+20) Sosyal Kültürel Değişmenin Mekansal İzleri”

Aytanga Dener “(1980+20) Sosyal Kültürel Değişmenin Mekansal İzleri” başlıklı bildirisinde Türkiye’de 1980 sonrasında görülen siyasi farklılaşmanın ekonomik ve toplumsal yönde bazı değişmelere neden olduğunu öne sürer. Dener’e göre, bir takım kısıtlamaların ortadan kalkması ile birlikte yeni yaşam biçimleri oluţtu. İletişim araçlarının gelişmesi, yurtdışından yabancı ürünlerin getirilmesinin serbest bırakılmasıyla özellikle Batı dünyası daha iyi tanınmaya başlandı. Bu durum, insanları lüks tüketime yönlendirdi ve daha rahat yaşama olanaklarının aranmasını özendirdi. Artık konutların daha kaliteli olması, eski binaların elden geçirilmesi, hatta ithal yapı malzemeleri ile donatılması; kullanılan taşıtların, giyilen giysilerin, yenilen yiyeceklerin hem çeşidinin hem de kalitesinin iyileşmesi isteniyordu. Böylelikle altyapıda çok önemli bir değişme kaydedilmezken kent yeniden giydirilmiş oldu. Geleceğe yönelik planlı ve köklü çözümler yerine kısa ömürlü, gözalıcı, eklektik müdahalelerle yetinildi. Yeni binyıl, tüm bu sosyal kültürel devinimin sonuçlarını devraldı. Bugün yaşanılan kentsel çevrede, sözkonusu değişimin izleri gözlemlenebilir. Karşıtlıkların şaşırtıcı birlikteliği, abartılı çizgiler, gösterişli renklilik, inanılamayacak aksamalarla yanyana yer almaktadır. Dener, bildirisinde bütün bu sosyal, kültürel oluşumları, yeni kimlik arayışlarını ve kente eklenip çıkarılan unsurları, mekansal farklılaşma açısından değerlendirmektedir. Kaynak olarak yukarıda sözü edilen değişme eğilimlerinden kendisi de etkilenen—türü ve sayısı değişen—yayınlar (dergi, gazete, elektronik medya) kullanılmakta ve elde edilen bulgular, son yirmi yıl içindeki sosyal, kültürel ve mekansal değişimin etkileşimi açısından farklı boyutlarıyla irdelenmektedir.

 

“Gündelik Bilginin İnşası Bağlamında Sosyal Temsiller: Modernlik, Gelenek ve Din”

K. Oya Paker, “Gündelik Bilginin İnşası Bağlamında Sosyal Temsiller: Modernlik, Gelenek ve Din” başlıklı bildirisinde modernliğin sosyal temsilleri üzerine yapılan bir çalışmanın sonuçlarından hareketle, modernliğin temsilleri ile bu araştırmada gözlenen farklı din ve gelenek temsillerinin tutarlı bir şekilde bir araya gelmesiyle oluşan değişik anlam dünyaları ve bu anlam dünyalarının nasıl farklı “argüman”ları inşa ettiği üzerinde durmaktadır. Paker’e göre, modernlik sosyal bilimler alanındaki uzmanlar için önemli bir inceleme alanı ve nesnesi olmuştur. Modernlikle ilgili inceltilmiş kuramların yanı sıra, modernlik, sıradan aktörler tarafından çeşitli eylemler ve etkileşimler ile gündelik bilgide tekdüze bir biçimde oluşturulan ve sosyal bir gerçeklik olarak gündelik yaşama içkin hale gelen bir süreçtir. Modernleşme ve hızlı sosyal değişim süreci, yeni değerlerin ortaya çıkması kadar, gelenek, din vb. değer sistemlerinin, toplumun anlam “matris”inde bu yeni değerler ile uyumsuz hale gelmesine veya işlevini yitirmesine yol açmaktadır. Bu durumda, yeni değerlerin / bilgilerin yanı sıra eskinin de değişen bilgi ve değerlerle tutarlı olarak yeniden tanımlanması ve sosyal temsiller yoluyla yeniden “konvansiyonel” hale getirilmesi söz konusudur. Paker’in sözettiği çalışmada (Paker, 2000) focus grup tekniğinden yararlanılarak yetmiş yedi öğrenciyle (on iki grup) görüşmeler yapılmış ve elde edilen metinler çözümlenmiştir. Modernlik ile ilgili yaygın olarak paylaşılan hegemonik temsile göre modernleşme toplumsal bir ülküdür; uygar olma, demokratik bir zihniyete sahip olma, diğerinin fikrine hoşgörü ve saygı gösterme, çağın gereklerine uyum sağlama çerçevesinde tarif edilmektedir. Öte yandan gelenek, din, bilim ve modernlikle ilgili farklı (bazen de polemik) temsiller, bir araya gelerek farklı düşünce örüntüleri oluşturmaktadır.

 

“Yeni “Hayalî Cemaatler”: İnternet, Kültür, Altkültür”

Barış Kılıçbay “Yeni “Hayalî Cemaatler”: İnternet, Kültür, Altkültür” başlıklı bildirisinde Ferdinand Tönnies’ten bu yana bir modernite söyleminin içinde yoğrulan ve Benedict Anderson’la birlikte ulusları (ve ulusalcılığı) tanımlamak için bir metafor olarak kullanılan cemaatin, günümüzde Gemeinschaft/Gesellschaft ayırımının ötesinde, “uluslarüstü” ve neredeyse dinsel bir anlamı (geri) kazanmış bir kavram olduğunu öne sürmektedir. Kılıçbay’a göre bugün için bu kavram, bir gündelik yaşam analojisi olan bilgisayar dolayımlı iletişim pratiğinde, kollektif bir amaç etrafında toplandıkları iddia edilen insanların oluşturduğu ve ortak somut uzama sahip olmayan hayalî grupları tanımlamak için kullanılır hale gelmiştir. İnternetin özgürlük/eşitlik retoriğinde kurulan ve toplumsal hiyerarşileri bertaraf ettiğine inanılan “sanal” cemaatlerin içinde ve onların üzerinden üretilen “demokratik katılım” söylemi, büyük çaplı tüm teknolojik yeniliklerle birlikte uykusundan uyanan bir “toplumsallığın altın çağı” nostaljisinin sonucunda ortaya çıkmaktadır. Bu nostaljinin ürünleri olan sanal cemaatler ise, paradoksal olarak bu romantik söylemin mantığını yanlışlayan bir niteliğe sahiptir. Bir başka deyişle, internet cemaatleri çoğunlukla sınıf/etnisite temelli olmaları ya da kendilerine dahil olmak isteyenleri ve üyelerini ilgi alanlarına göre sınıflamaları ve Öteki’ni/azınlığı dışlamaları nedeniyle eşitlik ve demokrasi söyleminin karşıtı olarak ortaya çıkmaktadırlar. Böylece internet ortamında, kültürler, alt-kültürler ve mikro-kültürler (yeniden) kurulmakta, belirlenmekte, yapılanmakta ve homojenleşme eğiliminin sonucu olarak sürekli bir devinim içinde kalmaktadırlar. Bu bildiride Kılıçbay, internet cemaatlerinin ve bilgisayar dolayımlı iletişim pratiğinin anlamlarını ve görünümlerini tartışarak, eşitlik ve demokrasi söyleminden, cinsel, sınıfsal, ırksal, ideolojik farklılıklar ve iktidar ilişkileri bağlamınına değin internet iletişiminin nasıl kavramsallaştırılabileceğini tartışmaktadır.

 

 

27 Ekim 2001 Cumartesi

8. Oturum: Metinlerde Modernite (Oturum Başkanı: Atilla Silkü, Ege Üniversitesi)

Halk Şiiri Geleneğinin Kültür Birikimini Çağdaş Şiire Taşıyan Bir Ozan: Ahmet Kutsi Tecer”

Mustafa Şerif Onaran “Halk Şiiri Geleneğinin Kültür Birikimini Çağdaş Şiire Taşıyan Bir Ozan: Ahmet Kutsi Tecer” başlıklı bildirisinde Anadolu Türkçe’sinin oluşumu üzerinde durur ve genellikle halk şiirimizin sözlü edebiyatımızın ürünü olduğunu belirtir. Onaran’a göre bu, şiir geleneğimizin dil özelliklerinin saptanmasını zorlaştırıcı bir etmendir. Cumhuriyet döneminde ise Anadolu insanına cumhuriyet anlayışına uygun bir kişilik kazandırmak için savaşıma girişilmiştir. Bu savaşımı başarıya ulaştırmak ise halkbilim çalışmalarının üç önemli temelini oluşturan “şiir-ezgi-oyun” özelliklerinin tanınmasına bağlı olmuştur. Bu genel çerçeveden yola çıkan Onaran, Ahmet Kutsi Tecer’in kişiliği ve şiirleri üzerinde durur. Onaran’a göre Tecer, halkbilimi ile yakınlık kurmuş, halk şiiri geleneğini çağdaş yorumlarla geliştirebilmiş ve bu geleneğe yeni imgeler ile yeni bir söyleniş biçimi kazandırabilmiş önemli sanatçılarımızdan birisidir.

 

“Neler Çeker Bu Gönül Söylesem Şikayet Olur!: Türk Kültüründe Bireyselleşme Sürecine Dair Notlar”

S.Dilek Yalçın “Neler Çeker Bu Gönül Söylesem Şikayet Olur!: Türk Kültüründe Bireyselleşme Sürecine Dair Notlar” başlıklı bildirisinde kültürümüzde 1970 sonrasında yaygın olarak görülen arabesk müzik ve şarkı sözlerini inceler. Yalçın’a göre bu inceleme Türkiye’nin modernleşme sürecinde köyden kente göç eden insanlarımızın birey olarak varlığını ortaya koyamadığını gösterir. Arabesk şarkı sözleri ile Divan edebiyatı şiir sözleri karşılaştırıldığı zaman ortaya dikkate değer benzer nitelikler çıkmaktadır. Endüstri-öncesi Osmanlı toplumunun yarattığı üst kültüre ait şiirde bireyin olmaması kabullenilebilir bir gerçektir. Ancak modernleşme sürecindeki Türkiye’de alt kültüre ait insanımızın şiir ve şarkılarında birey kavramının gelişmemiş olması dikkati çekmektedir. Bildiride, Divan edebiyatına, yani üst kültüre ait şiirlerle, arabesk müziğe, yani alt kültüre sahip şiir sözleri, kültür ve modernlik kavramları açısından karşılaştırılacaktır.

 

“Modernliğin Eşiğinde Kültürel Değişmenin Yazınsal Sorgulaması: Üç Yapıt”

Gonca Gökalp-Alpaslan “Modernliğin Eşiğinde Kültürel Değişmenin Yazınsal Sorgulaması: Üç Yapıt” başlıklı bildirisinde Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş yıllarının toplumsal, ekonomik ve kültürel olarak yeni bir yapılanma içerdiğini öne sürer. Çağdaş dünyanın gelişim hızına ayak uydurma gayretinde olan, kendine güvenen, üretken ve eğitimli yeni kuşak, genç cumhuriyetin ideallerini gerçekleştirmek için var gücüyle çalışmaktadır. Ama sonraki kuşaklarda bireysel ve toplumsal idealler ile yaşamı algılayış ve sürdürüş biçimleri değişmeye başlar. Osmanlı’dan Cumhuriyet’e geçişte olsun, Cumhuriyet-sonrası kuşaklarda olsun, değişimlerden en çok etkilenen kesimlerden biri kadınlardır. Erendüz Atasü Dağın Öteki Yüzü’nde, Ayla Kutlu Emir Bey ve Kızları’nda ve Mina Urgan Bir Dinozorun Anıları’nda, Cumhuriyet sonrası kuşağı, kadınların çizgisinden ve kadınların bakış açısından anlatırlar. Bir başka deyişle, bu üç yapıt modernizmin eşiğindeki Cumhuriyet’in kültürel anlamda değiştirdiklerinin, yenileştirdiklerinin yazınsal bir sorgulamasıdır.

 

 

9. Oturum: Kanat Güner’in Eroin Güncesi: Farklı Yaklaşımlar

(Yuvarlak Masa Tartışması, Yöneten: Gönül Bakay, Beykent Üniversitesi)

 

“Kanat Güner’in Eroin Güncesi: Farklı Yaklaşımlar”

Gülbin Kıranoğlu, Tuna Mutlu, Nur Ö. Bölükbaşı, Berkem Gürenci ve Pürnur Uçar, “Kanat Güner’in Eroin Güncesi: Farklı Yaklaşımlar” başlıklı yuvarlak masa tartışmasında Kanat Güner’in 1997 yılında yayınlanan Eroin Güncesi romanını irdelemektedirler. Bu roman, ilk Türk altkültür yazını örneği olması, dönemini cesurca yansıtması ve 1980 sonrası Türkiye’sini otobiyografik açıdan ele alan bir belge niteliğini taşıması nedeniyle önem taşıyan bir yapıttır. Bu oturum, kültür şoku, göç, feminizm, uyuşturucu kullanımı, “rock” karşıt-kültürü ve kendini ifade dili gibi konuların tartışıldığı romanı, kültür araştırmaları açısından ele almakta ve Güner’in modernite çerçevesinde oluşmuş, ama adapte edilmiş karşıt-kültür perspektifinden bakan, kendine özgü kimliğini açımlamaktadır. Bu bağlamda oturum, genel olarak, kültür, modernite ve batılılaşma kavramlarını bu romanın çerçevesinde ve Güner’in bireysel kimliğinin toplumsal kimlikle çatışması bağlamında sorgulayacak ve irdeleyecektir. Sunuşların farklı temaları, karşıt kutuplarla dolu bir ülkenin, özellikle sosyo-politik alandaki kimlik çatışmalarının gençler tarafından nasıl yaşandığını ortaya koymayı amaçlamaktadırlar. Oturumda, Batı yaşam tarzlarının Türk kültüründe nasıl kabul veya red edildiği üzerinde durularak, bireylerin politik ve sosyal alanda gösterdikleri değişimlerin etki ve tepkileri araştırılmakta ve bir sonuca varmak istenmektedir. Bu bağlamda temel amaç öğretmek ya da empoze etmek değil, Türkiye’deki uyuşturucu bağımlılığına ilişkin olarak altkültür/karşıt-kültür kavramlarının modernleşme hareketiyle ilişkisini ortaya koymaktır.

Gülbin Kıranoğlu’nun sunuşu, 1980 sonrası kuşağın sürüklendiği ve “arabesk” kültürle karakterize edilen kültürel çatışmanın arka planını ortaya koymaktadır. Bu çerçevede, bu kuşağın yetiştirildiği yıllara odaklanılarak, o dönemde meydana gelen sosyo-kültürel değişimlerin altı çizilmektedir. Kıranoğlu, modernite odaklı değişimlerin sonucu olarak bu kuşağın kademeli bir süreçte uyuşuk, olumsuz ve umutsuz bir gençliğe ve kimlik bunalımına doğru yol almasını betimlemektedir.

Tuna Mutlu tarafından yapılacak olan sunuş, Türkiye’deki iç göç gerçeğini tartışmaktadır. Mutlu, tarihi bilgiler, istatistik veriler ve yaklaşımlar kullanarak Kanat Güner’in psikolojik perspektifine değinmektedir. Sunuş, bu ön bilginin yanısıra iç göç olgusunu, göçmen için yeni bir “karşılaşma” olarak, sebep ve sonuç ilişkisi içerisinde göstermektedir.

Nur Ö. Bölükbaşı sunuşunda, Mustafa Kemal Atatürk tarafından başlatılan, Türkiye’deki modernleşme hareketinin kadınları nasıl etkilemekte olduğuna ve geleneksel Türk kültüründeki eksikliklere değinmektedir. Sunuşta ayrıca, Türk kadınının sosyal ve politik düzende hem modernleşme sürecine ayak uydurmakta zorlanması, hem de özel yaşamda ataerkil düzen altındaki durumu tartışılmaktadır. Bölükbaşı’ya göre, Güner’in uyuşturucu bağımlılığı, “feminen” kimliğinin farkına varıp bunu reddetmesine ve sonuç olarak yukarıda belirtilen ikilem ve çatışmalarla başa çıkmasına yardımcı bir unsur oluşturmaktadır.

Berkem Gürenci, (özellikle İngiltere ve Amerika’da olmak üzere) Batı’daki “rock” karşıt-kültürünün doğuşunu, bu olgunun Türk anlayışına uygun hale getirilmesini ve bunun modern bir Türk genci olarak yetiştirilmeye çalışılmış Güner’in bakış açısını nasıl etkilediğini tartışmaktadır. Sunuţ, kültür ve geleneklerine bağlı bir toplumda, bu karşıt-kültür olgusunun temsil edilişini kültürel yaklaşım açısından incelemektedir.

Son olarak, Pürnur Uçar sunuşunda, Kanat Güner’in baskın kültüre “aykırı” olan ve kendi anlamını yaratmak için kullandığı uyuşturucu karşıt-kültürüne özgü dil üzerinde durur ve kitapta uyuşturucu altkültürü içinde kullanılan yabancı kelimelerin kaynağını araştırır.

 

 

10. Oturum: Uluslaşma ve Kültürel Kimlik: Türkiye ve Cezayir'den Karşılaştırmalı Bir Bakış

(Oturum Başkanı: Leyla Neyzi, Sabancı Üniversitesi)

Hülya Adak, Ayşe Gül Altınay, Leyla Neyzi ve Annedith Schneider "Uluslaşma ve Kültürel Kimlik: Türkiye ve Cezayir'den Karşılaştırmalı Bir Bakış" başlıklı oturumda uluslaşma ve kültürel kimlik konusuna Türkiye ve Cezayir'den örnekler sunarak karşılaştırmalı bir bakış açısı getirmeyi amaçlamaktadırlar. Bu bağlamda oturumda, edebiyat, antropoloji ve sözlü tarih çerçevesinde disiplinlerarası bir bakışın yanısıra, tarihi ve güncel bir yelpaze de sunulmaktadır.

Leyla Neyzi "Sorun "Öteki" mi "Biz" mi?: Türkiyeli Yahudi Kimliği ve Türk Ulusal Kimliğinin Çelişkileri" başlıklı bildirisinde 1921 yılında merkez ordusuna bağlı amele taburlarında askerlik yapan Yahudi bir askerin Fransızca olarak tuttuğu askerlik günlüğüyle 1997 yılında kendisiyle yapılan sözlü tarih görüşmesini birlikte ele alacaktır. Bildiri, bu askerin iki ayrı dönemde yazdığı/anlattığı metin üzerinden Türkiyeli Yahudi kimliğinin modernite ve Türk ulusal kimliği ile ilişkilerini irdeleyecektir. Sözlü tarih ve günlük metinlerde anlatıcının farklı bağlamlarda farklı seslere, kimliklere ve öznelere büründüğünü örneklerle sunacak olan bildiri, Türkiyeli Yahudi kimliğinin çelişkilerinin, Türk ulusal kimliğinin çelişkilerine ışık tuttuğunu gösterecektir.

Ayşe Gül Altınay, "Askerden Önce, Askerden Sonra: Ordu, Millet, Erkeklik" başlıklı sunuşunda cumhuriyetin ilk yıllarından bu yana zorunlu askerlik kurumunun ordunun olduğu kadar, toplumun ve kültürün de önemli bir parçası olduğunu öne sürmektedir. Altınay'a göre Türkiye'de askerlik bir vatandaşlık ödevi olmaktan öte, erkekliğe ve yetişkinliğe adımı simgeleyen kültürel bir pratk olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu sunuş bir yandan uluslaşma sürecinde askerlik üzerine üretilen söylemleri, bir yandan da günümüzde askerliğin erkekler için ne ifade ettiğini tarihsel ve etnografik örneklerle tartışmayı amaçlamaktadır.

Hülya Adak "Pierre Loti'nin Ölümü ya da Halide Edib Adıvar'ın The Clown and His Daughter/Sinekli Bakkal'ında 'Sufi Cannibalism'" başlıklı bildirisinde Halide Edib Adıvar'ın The Clown and His Daughter/Sinekli Bakkal'ındaki cannibalism kavramı üzerinde durur ve bu kavramın Batı'nın kültürel, edebi ve bilimsel hegemonyası karşısında Osmanlı kültür ve sanatının daha üstün olduğunu kanıtlamak için kullanıldığını öne sürer. Adıvar bu roman ile, Batı edebiyatında görülen ve sömürgecilik ideolojisinin belirgin olduğu bazı yapıtlardaki (örneğin Pierre Loti'nin eserleri) "Batılı beyaz 'maskülen' anlatıcı"nın üstünlüğünü hiçe sayar: Lotiesque Peregrini Türk-Müslüman Osman olur ve Osman'ın Rabia'ya duyduğu Aşk, egosunu tamamen yok eder. Peregrini'nin "metamorfoz"u, "Batılı sömürgeci beyaz erkeği" tüm kültürel, siyasal ve emperyalist misyonundan arındırırken, Rabia'yı ve Osmanlı İmparatorluğu'nun kültür, edebiyat ve insanlarını Aşk'ın nesnesi değil, öznesi haline getirir. Adıvar'ın The Clown and His Daughter/Sinekli Bakkal'ı yalnız Batı'daki şarkiyatçılık söylemini değil, aynı zamanda uluslaşma sürecinde Türk ulus-devletinin 'içselleştirilmiş şarkiyatçılığı'nı da yerer. Adıvar'ın The Clown and His Daughter/Sinekli Bakkal'ında "içselleştirilmiş şarkiyatçılığı" eleştirmek için kullandığı bu yöntem ile Batı, Türk ulusunun kopyalayacağı "orjinal", "üstün" ve zamansal olarak "önce" olmaktan çıkar. Ayrıca Adıvar bu romanı ile kadın sorununu modernizasyon teleolojisinden kurtarır, bizi modern-Batı/kopyacı-Doğu ikileminden çıkarır ve liberation kavramını popülist İslam'la bağdaştırır.

Annedith Schneider "Türkiye için bir Örnek-Sadakat ve İhanet: Asiye Cebbar'ın L'Amour, la fantasia'nda 'Langue Nationale'" başlıklı bildirisinde, ulus, genişletilmiş aile olarak yapılandırılınca, kadın rollerinin, sadece politik değil aynı zamanda moral önem teşıdığını öne sürmektedir. Bu görüş, barış döneminde geçerli ise, savaş döneminde daha bile geçerlidir. Cezayir'in Fransa'dan bağımsızlık savaşı sırasında olduğu gibi ulus eğer tehdit altında ise, ya da yeni bir ulus oluşmakta ise, resmi dilin dışında herhangi bir dili konuşmak düşmanla bir olmak anlamına gelmektedir. Schneider bildirisinde, Cebbar'ın romanının nasıl tek bir dil konuşmayı reddetme ile kadınların ulus ve aileye ihanet olarak algılanan davranışları arasındaki bağı öne çıkardığını irdeleyecektir.

 

 

Editör: Pınar Akçalı

Tasarım: Fulya Ertem